- Şehitkamil / Gaziantep
- +90 (342) 232 80 81
- info@cemiyet.com.tr
Ruhun yolculuğuna güvenli bir eşlik
28 Temmuz 2026Kendi kliniğinde danışanlarına bilimsel temelli ve bütüncül bir yaklaşımla eşlik eden Klinik Psikolog Ümran Yelekin, terapiyi yalnızca sorunların konuşulduğu bir süreç değil; kişinin kendini anlayabildiği, duygularıyla sağlıklı bağ kurabildiği ve yaşam öyküsünü yeniden anlamlandırabildiği güvenli bir yolculuk olarak tanımlıyor.
Klinik Psikolog Ümran Yelekin ile terapiye bakışını; yetişkin bireylere ve çiftlere yönelik çalışmalarını, psikolojik desteğin yaşamımıza kattığı farkındalıkları konuştuk.
Sizi tanıyabilir miyiz?
Evliyim ve bir kız çocuğu annesiyim. 2018 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümünden mezun oldum. Ardından Hasan Kalyoncu Üniversitesi’nde Klinik Psikoloji yüksek lisans eğitimimi tamamladım. Meslek hayatım boyunca rehabilitasyon, eğitim ve klinik alanlarında aktif olarak çalıştım. Rehabilitasyon merkezlerinde öğretmenlik yaptım; aynı zamanda İngilizce öğretmenliği alanında da farklı yaş gruplarıyla çalışma deneyimi kazandım. Klinik alanda ise uzun yıllar danışan takibi ve terapi süreçleri yürüttüm. Yaklaşık 7 yıl özel bir klinikte klinik psikolog olarak görev aldıktan sonra, bu yıl kendi kliniğimi açtım. Kendini geliştirmeyi, öğrenmeyi ve dönüşmeyi seven, işine aşık biri olarak mesleğimi yalnızca bir iş olarak gormüyorum. İş dışındaki zamanımın büyük bir kısmını ise farklı alanlarda eğitimler alarak, psikolojiye dair yeni bakış açıları keşfederek ve de ailemle kaliteli zaman geçirerek değerlendiriyorum. 2018 yılından bu yana aktif olarak danışan görmekteyim. Terapiyi yalnızca sorunların konuşulduğu bir alan değil; kişinin kendisini anlayabildiği, duygularıyla daha sağlıklı bir bağ kurabildiği ve yaşam öyküsünü yeniden anlamlandırabildiği bir süreç olarak görüyorum. Bu nedenle terapi çalışmalarımda güven ilişkisini, yargısız bir alan oluşturmayı ve danışana bütüncül bir bakışla yaklaşmayı önemsiyorum.
Neden klinik psikoloji?
Klinik psikolojiye yönelmemin temel nedeni, insanın iç dünyasına ve yaşam hikayesine duyduğum merak oldu. Aynı yaşam olayının neden bir insanda derin yaralar bırakırken başka birinde daha farklı izler oluşturduğunu anlamaya çalışmak, beni insan ruhsallığını daha yakından tanımaya yöneltti. Çünkü zamanla her insanın yaşadığı deneyimleri, geçmişi, ilişkileri ve duygusal yükleriyle birlikte kendine özgü bir anlam dünyasında yaşadığını daha derinden fark ettim. Bu nedenle insanı yalnızca yaşadığı problemler üzerinden değil; kırılganlıkları, bağ kurma biçimi, ihtiyaçları ve iyileşme potansiyeliyle bir bütün olarak gürmeye başladım. Terapiyi de bu yüzden yalnızca semptomların azaltıldığı bir süreç değil, kişinin kendisini daha derin bir şekilde anlayabildiği, duygularına daha yakından temas edebildiği ve kendisiyle daha şefkatli bir ilişki kurabildiği bir alan olarak görüyorum.
Danışanlarınıza hangi alanlarda destek sunuyorsunuz?
Yetişkin bireyler ve çiftlerle çalışıyorum. Çalışma alanlarım arasında başta anksiyete bozuklukları, duygu durum sorunları, kişilik örüntüleri ve ilişki problemleri olmak üzere; kişinin yaşam kalitesini, duygusal dengesini ve ilişkilerini etkileyen birçok psikolojik süreç yer alıyor. Bunun yanında travmatik yaşantıların etkileri, bağlanma sorunları, öz değer ve kimlik gelişimi, yaşam geçişleri, stres yönetimi, duygu düzenleme güçlükleri ve kişilerarası ilişki örüntüleri üzerine de psikoterapi desteği sunuyorum. Psikotik süreçler ve şizofreni spektrumu ile ilişkili durumlarda ise psikiyatri iş birliği içerisinde destekleyici psikoterapi çalışmaları yürütüyorum. Terapiye başvuran kişilerin yaşadığı zorluklar çoğu zaman yalnızca görünen belirtilerden ibaret olmuyor. Bu nedenle çalışmalarımda yalnızca semptomları azaltmaya değil; kişinin yaşadığı güçlüklerin altında yatan duygusal süreçleri, ilişki örüntülerini ve yaşam hikâyesini anlamaya da önem veriyorum.
Çift terapilerinde ise iletişim problemleri, sık tekrar eden çatışmalar, duygusal uzaklaşma, güven sorunları, bağlanma güçlükleri, aldatma sonrası ilişki onarımı ve ilişki doyumunu etkileyen süreçler üzerine çalışıyorum. Ayrıca cinsel terapi alanında da çalışmalar yürütüyorum. Cinselliği yalnızca fiziksel bir işlev olarak değil; kişinin kendisiyle, bedeniyle ve partneriyle kurduğu ilişkinin önemli bir parçası olarak değerlendiriyorum. Bu alanda yaşanan güçlüklerin çoğu zaman yalnızca bedensel değil; duygusal, ilişkisel ve psikolojik süreçlerle de yakından ilişkili olduğunu düşünüyorum. Temelde çalışmalarımın odağında, bireyin yalnızca yaşadığı sorunları değil; o sorunların ardındaki ihtiyaçları, duyguları ve yaşam öyküsünü anlayabilmek yer alıyor. Çünkü bazen insanlar yalnızca “iyi hissetmek” için değil; kendilerini gerçekten anlayabilmek, görülmek ve içsel olarak daha sağlam bir bağ kurabilmek için terapiye ihtiyaç duyuyorlar.
Kliniğinizde yürüttüğünüz terapi yöntemleri ve yaklaşımları hakkında neler söylemek istersiniz?
Çalışmalarımda tek bir kurama bağlı kalmak yerine, bilimsel etkinliği kanıtlanmış yaklaşımları danışanın ihtiyaçları doğrultusunda bütüncül bir bakış açısıyla kullanıyorum. Yetişkin bireylerle, Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT), Duygu Odaklı Terapi (EFT), psikodinamik yaklaşım, Şefkat Odaklı Terapi (CFT) ve Gabor Mate'nin geliştirdiği Compassionate Inquiry yaklaşımından yararlanıyorum. Bu yaklaşımların her biri insanın farklı bir yönünü anlamamıza katkı sağlıyor.
Çift terapilerinde ağırlıklı olarak Duygu Odaklı Terapi yaklaşımından yararlanıyorum. Çiftler çoğu zaman iletişim problemleri, sık çatışmalar, duygusal uzaklaşma, güven sorunları veya ilişki doyumundaki azalma nedeniyle terapiye başvuruyorlar. Ancak çoğu zaman görünen problemin altında; anlaşılma, görülme, değer verilme ve güvenli bağ kurma ihtiyaçları yer alıyor. Bu nedenle terapi sürecinde yalnızca çatışmaların içeriğine değil, o çatışmaları sürdüren ilişki döngülerine ve duygusal ihtiyaçlara odaklanıyorum. Amacım taraflardan birini değiştirmek değil; çiftlerin birbirlerini daha derinden anlayabilmelerine ve ilişkide yeniden güvenli bir bağ kurabilmelerine eşlik etmek.
Cinsel terapi çalışmalarında ise cinselliği yalnızca fiziksel bir işlev olarak değil; kişinin bedenle, duygularla ve ilişkilerle kurduğu bağın bir parçası olarak değerlendiriyorum. Cinsel güçlüklerin çoğu zaman performans kaygısı, utanç, ilişki dinamikleri, geçmiş deneyimler, bağlanma örüntüleri ve kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiyle bağlantılı olabileceğini biliyoruz. Bu nedenle terapi sürecinde yalnızca belirtileri değil, kişinin cinselliğe yüklediği anlamları, duygusal ihtiyaçlarını ve ilişkisel bağlamı da ele alıyorum.
Kliniğimizde ayrıca çocuk ve ergen alanında çalışan Çocuk ve Ergen Psikoloğu Berfin Biçer hocamız da yer almaktadır. Berfin hocamız; çocukların ve gençlerin duygusal, bilişsel ve sosyal gelişim süreçlerini bütüncül bir bakış açısıyla ele almakta, terapi sürecini yalnızca görünen davranışlara değil, davranışın altında yatan duygusal ihtiyaçlara odaklanarak yürütmektedir.
Çalışmalarında Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), oyun terapisi, zihin kuramı temelli müdahaleler ve gelişimsel yaklaşımlardan yararlanmakta; çocukların kendilerini daha güvenli ifade edebilmelerine, duygularını anlamlandırabilmelerine ve ilişkiler içinde daha sağlıklı bağlar kurabilmelerine destek olmaktadır. Özellikle kaygı sorunları, dikkat ve odaklanma güçlükleri, duygu düzenleme problemleri, davranış sorunları, özgüven ve sosyal ilişki becerileri, okul uyum süreçleri ile ergenlik donemine ozgü kimlik, aidiyet ve duygusal gelişim alanlarında psikolojik destek sunmaktadır. Berfin hocamız terapi sürecinde, her çocuğun ve gencin bireysel ihtiyaçlarını merkeze alan, güven ilişkisine dayalı ve onarıcı bir yaklaşımı önemsemektedir.
Çift ve aile terapilerinde nasıl bir yol haritası belirliyorsunuz?
Çift ve aile terapilerinde süreci, “Kim haklı?” sorusundan çok, ilişki içinde hangi duygusal döngülerin tekrar ettiğini anlamaya odaklanarak yürütüyorum. Çünkü çoğu zaman sorun, kişilerden biri değil çiftin ya da ailenin içinde sıkışıp kaldığı etkileşim örüntüsüdür. Çift terapilerinde özellikle Duygu Odaklı Terapi yaklaşımından yararlanarak, çatışmaların altında yatan bağlanma ihtiyaçlarını görünür kılmayı hedefliyorum. Tartışmaların, geri çekilmelerin ya da kırgınlıkların altında çoğu zaman anlaşılma, görülme, kabul edilme ve duygusal olarak ulaşılabilir olma ihtiyacı yer alabiliyor. Amaç, suçlama döngüsünü fark edip, çiftlerin yeniden güvenli bir bağ kurabilmelerine yardımcı olmak. Aile terapilerinde ise bireysel sorunların ötesinde aile sistemine odaklanıyorum. Aile içindeki iletişim biçimlerini, rollerini ve duygusal ilişkileri birlikte anlamaya çalışıyoruz. Çünkü birçok problem yalnızca bireysel değil, ilişkisel bir zeminde şekilleniyor. Bu noktada terapi; insanların birbirlerini değiştirmeye çalıştıkları değil, birbirlerini daha derinden anlayabildikleri, duygusal güvenin yeniden kurulabildiği bir süreçtir. Çünkü sağlıklı ilişkiler, hiç çatışma yaşamayan değil; çatışma sonrası yeniden bağ kurabilen ilişkilerdir.
Çocuk, ergen ve yetişkin danışanlarla çalışma süreçleri birbirinden nasıl ayrılıyor?
Çocuklarla çalışırken aslında yalnızca bir çocukla değil, onun gelişmekte olan dünyasıyla karşılaşırız. Çocuklar duygularını ve yaşadıkları zorlukları yetişkinler gibi sözcüklere dökemezler. Bu nedenle oyun, resim, hikayeler ve semboller onların iç dünyasına açılan önemli kapılardır. Çocuğun davranışları çoğu zaman bize anlatamadığı duyguların dili haline gelir. Öfke nöbetleri, içe kapanma, kaygılar ya da davranış problemleri çoğu zaman yalnızca bir sorun değil; çocuğun çevresine vermeye çalıştığı bir mesajdır. Bu nedenle çocuk terapisinde amaç yalnızca davranışı değiştirmek değil, davranışın altında yatan ihtiyacı ve duyguyu anlayabilmektir. Aynı zamanda ebeveynlerle yürütülen çalışmalar da sürecin önemli bir parçasını oluşturur. Çünkü bir çocuğun iyileşmesi çoğu zaman yalnızca onun değil, içinde büyüdüğü ilişkisel ortamın da dönüşmesini gerektirir.
Ergenlik dönemi ise çocukluk ile yetişkinlik arasında oldukça özel ve zaman zaman fırtınalı bir geçiş alanıdır. Ergenler bir yandan kim olduklarını keşfetmeye çalışırken, diğer yandan ait olma ve bireyselleşme arasında denge kurmaya çalışırlar. Bu dönemde yoğun duygular, kimlik arayışları, akran ilişkileri, beden algısı, gelecek kaygıları ve aileyle yaşanan çatışmalar ön plana çıkabilir. Terapide ergenlere alan açarken onların yalnızca davranışlarına değil, görünür olanın altında yaşadıkları karmaşık içsel süreçlere de odaklanmak gerekir. Çoğu zaman ergenlerin ihtiyacı öğüt verilmesi değil; gerçekten duyulduklarını, anlaşıldıklarını ve oldukları kişiyle kabul edildiklerini hissedebilmektir. Bu nedenle ergen terapilerinde güven ilişkisi her şeyden daha belirleyicidir.
Yetişkinlerle çalışırken ise insanın yaşam öyküsünün daha geniş bir perspektiften ele alınabildiği bir alan açılır. Yetişkinlikte kişiler çoğu zaman kaygı, depresyon, ilişki problemleri, tükenmişlik, özgüven sorunları ya da yaşam krizleri nedeniyle terapiye başvururlar. Ancak terapi derinleştikçe çoğu zaman bugünkü sıkıntıların yalnızca bugüne ait olmadığı görülür. Çocuklukta öğrenilen ilişki biçimleri, bağlanma deneyimleri, görünmeyen yaralar ve yıllar boyunca geliştirilen hayatta kalma stratejileri kişinin bugün kendisiyle ve diğer insanlarla kurduğu ilişkiyi etkilemeye devam edebilir. Ancak yaş fark etmeksizin ortak bir ihtiyaç vardır; Görülmek, anlaşılmak, kabul edilmek ve güvenli bir ilişki içinde var olabilmek. Terapi, tam da bu alanı yaratır.
Çocuk ve ergenlerle yürütülen terapi süreçlerinde ailenin rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çocuk ve ergen terapilerinde ailenin rolü, sürecin en önemli ve belirleyici parçalarından biridir. Çünkü çocuk yalnızca bireysel bir varlık değil; aynı zamanda ilişkiler içinde gelişen bir sistemin parçasıdır. Bu nedenle bir çocuğun yaşadığı duygusal ya da davranışsal güçlük çoğu zaman yalnızca onun iç dünyasını değil, içinde bulunduğu ilişkisel ortamı da bize anlatır.
Kliniğimizde çocuk ve ergen alanında çalışan Berfin hocamız da terapi süreçlerinde aileyle kurulan iş birliğini oldukça önemsemektedir. Berfin hocamız terapi sürecinde aileyle iş birliği içinde çalışarak; ebeveynlerin çocuklarının duygusal ihtiyaçlarını daha iyi fark edebilmelerine, iletişim biçimlerini gözden geçirebilmelerine ve çocuklarıyla daha güvenli bir ilişki kurabilmelerine destek olmaktadır. Özellikle çocuk terapisinde değişim yalnızca terapi odasında değil, çocuğun günlük yaşamında kurduğu ilişkiler içinde de devam eder. Bu nedenle ebeveynin sürece katılımı terapötik sürecin etkisini güçlendiren önemli unsurlardan biridir.
Ergenlik dönemi ise kimlik gelişimi, bireyselleşme ve aidiyet ihtiyacının yoğun yaşandığı hassas bir süreçtir. Bu dönemde gençlerin en temel ihtiyaçlarından biri; yargılanmadan duyulduklarını ve kabul edildiklerini hissedebilmeleridir. Bu nedenle çocuk ve ergen terapisini yalnızca problem çözmeye yönelik değil; ilişkilerin güçlendiği, güvenli bağların desteklendiği ve hem çocuğun hem ailenin birbirini daha iyi anlayabildiği bütüncül bir süreç olarak değerlendiriyoruz.
İnsanlar hangi durumlarda psikolojik destek almaları gerektiğinin farkına varmalı?
İnsanlar çoğu zaman psikolojik desteğe yalnızca “artık dayanamayacak noktaya geldiklerinde” ihtiyaç duyduklarını düşünürler. Oysa terapi yalnızca kriz anlarında başvurulan bir süreç değildir. Eğer yaşadıklarınız ilişkilerinizi, duygularınızı, seçimlerinizi ve yaşamla kurduğunuz bağı zorlamaya başladıysa, aynı döngüleri tekrar tekrar yaşıyorsanız ya da uzun zamandır kendinizi yorgun, sıkışmış ve kendinizden uzak hissediyorsanız; bunlar psikolojik destek almak için önemli işaretler olabilir. Bazen terapiye geliş nedeni bir problem değil, bir arayıştır. Kendini daha iyi tanımak, geçmişin yüklerini anlamak, ilişkilerde daha sahici olabilmek ve yaşamı daha anlamlı hissetmek istemek de terapi için değerli başlangıçlardır. Çünkü mesele “Yeterince kötü durumda olmak” değil her şeyi tek başına taşımak zorunda olmadığını fark edebilmektir. Terapi, yalnızca zor zamanlarda başvurulan bir yardım değil kişinin kendisiyle daha şefkatli, daha güvenli ve daha sahici bir ilişki kurma yolculuğudur.
Bugüne kadar danışanlarınızdan edindiğiniz en önemli kazanım ne oldu?
Danışanlarımdan edindiğim en önemli kazanım, insanların düşündüklerinden çok daha güçlü ve iyileşmeye açık olduklarını görmek oldu. Bazen küçük görünen bir değişim bir duyguyu ifade edebilmek, sınır koyabilmek ya da kendine daha şefkatli yaklaşabilmek kişinin yaşamında derin dönüşümlerin başlangıcı olabiliyor. Bu süreç bana, iyileşmenin doğrusal değil iniş çıkışlarla ilerleyen insani bir yolculuk olduğunu öğretti. Ve çoğu zaman insanların yalnızca acı taşıma değil, yeniden umut kurma kapasitesine de sahip olduklarını gösterdi. Aynı zamanda terapist olarak en önemli rolümün “iyileştiren kişi” olmak değil kişinin kendi iç kaynaklarıyla yeniden temas kurabileceği güvenli bir ilişkiye eşlik etmek olduğunu düşünüyorum.
Mesleğinizin en zor ve tatmin edici taraflarını sorsak?
Mesleğimin en zor taraflarından biri, insanların en kırılgan yanlarına tanıklık ederken hem insani duyarlılığı hem de profesyonel dengeyi koruyabilmektir. Çünkü terapi, birinin yükünü taşımak değil; o yükü taşırken ona eşlik edebilmektir. Bir diğer zorlayıcı taraf ise değişimin her zaman hızlı gerçekleşmemesidir. İnsan ruhu aceleye gelmez; bazı yaralar zaman, güven ve sabır içinde dönüşür.
Mesleğimin en tatmin edici yanı ise bir insanın kendisiyle yeniden bağ kurduğunu görebilmektir. Bir danışanın kendisini daha iyi anlamaya, duygularına alan açmaya ve yaşamla yeniden bağ kurmaya başladığı anlar, bu mesleğin en anlamlı taraflarından biridir. Çünkü terapi bazen yalnızca sorunları çözmek değil kişinin kendi hikayesine daha şefkatli bir yerden bakabilmesini sağlamaktır.
