- Şehitkamil / Gaziantep
- +90 (342) 232 80 81
- info@cemiyet.com.tr
Başarımı duygusal zekama borçluyum
16 Şubat 2026Bu ay kapak konuğumuz girişimciliği ve başarılarıyla adından söz ettiren ve Gaziantepli oluşuyla büyük gurur duyduğumuz Günsan Tahtacı Çetin. Kariyerini tesadüflere bırakmadan, adeta her adımını stratejiyle atan Çetin, sınırları ve kültürleri aşan iletişimi, duygusal zekâsı ve cesaretiyle örnek bir isim. Türkiye’den Amerika’ya, oradan Londra’ya uzanan kariyer yolculuğu, sadece bir başarı hikâyesi değil; aynı zamanda vizyon, azim ve yaratıcılığın birleştiği bir yaşam öyküsü.
Moda sektöründe kendi markasını kurup Avrupa’ya ihracata başlamasından, GAP ve Burberry gibi global devlerde üst düzey görevler üstlenmesine; Türk ekonomisine ve uluslararası iş dünyasına katkılarından sosyal sorumluluk projelerine kadar uzanan bu yolculuk; Günsan Tahtacı Çetin’i yalnızca iş insanı olarak değil, ilham veren bir lider olarak da ön plana çıkarıyor.
Aslen Gaziantepli olan başarılı iş insanı Günsan Tahtacı Çetin, sağlık alanında yalnızca Gaziantep’e değil ülkemize önemli hizmetlerde bulunan ailesini, örnek sivil toplum hayatını, ilham veren girişimcilik hikâyesini ve Gaziantep’ten İstanbul’a uzanan örnek başarı öyküsünü Cemiyet’e anlattı.
Biz tanıyoruz ama okuyucularımız için kendinizden nasıl bahsedersiniz?
İstanbul'da doğdum. Babam doktor Ali İhsan Tahtacı, annem diş hekimi Günsel Tahtacı. Annem, annemin baba tarafı Selanikli, anneannem Makedon. Annemin dedesi, dedemin babası ve iki amcası Selanik'te o zaman doktorlarmış. Ve annemin dedesi olan Hilmi Paşa, Osmanlı ordusunda askeri doktor. Orduyla birlikte Mısır'a kadar gidiyor ancak yolda tifüsten ölüyor. O zaman da annemin babaannesi çocuklarını alıp İstanbul'a geliyor. Ve dedem önce Galatasaray Lisesi'nde okuyor. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Atatürk, içlerinde dedemin de olduğu 7 genci Amerika'ya gönderiyor. Dedem Amerika'da eğitim alıp geliyor. 7 dil konuşuyordu dedem. Hatta Amerika'da yazdığı bir kitap var, İngilizce ve hala duruyor bende.
Ben kendimi nasıl tanımlarım? Benim herkesle uyum sağlamaya çalışan ama aynı zamanda da kendimi hep olduğu yere ait hisseden bir yapım var. Onun için 13 ülkeyi yönetiyordum ve 13 ülkede de her birinin dilini bilmesem bile çok rahat iletişim kurup insanlarla konuşabiliyordum.
Amerika'daki bir arkadaşım, "Hala moda sektöründe olmak istiyor musunuz?" adlı bir kitap yazmıştı ve kitabında bana da yer vermişti. Orada FİT (Fashion Institute of Technology) diye bir okul var, arkadaşım da oranın başındaydı. Donna Karan, Tommy Hilfiger gibi isimlerle yaptığı röportajlar vardı kitapta. Ve kitapta Amerika dışında tek ben vardım.
Amerika’dan sonra İstanbul'a mı döndü dedeniz?
Tabii, İstanbul'a döndüler. Dedem kurmay albay pozisyonuna gelene kadar eğitimci olarak askerlik yapıyor, sonra da zaten emekli oldu. İstanbul'da babam Haydarpaşa Numune Hastanesinde ihtisas yaparken ben orada doğuyorum. Babam çok idealist bir insandı. Sağlık Bakanlığına, ‘İlla bana doktor olmayan ücra yerlerden görev verin’ demiş. Ve babamı ilk Siirt'e tayin etmişler. Oraya gittiğimizde 5 yaşındaymışım. Ve sırf bize bakan kadınla ve çocuklarıyla iletişim kurmak için Kürtçe öğrenmeye başlamışım. Her gittiğim şehirde o yörenin çocuklarıyla arkadaş olayım, beni içlerine alsınlar diye, onlar gibi konuşmaya, onlar gibi giyinmeye çalışırdım. Bütün çabam uyum üzerineydi benim.
13 ülkeyi yönetmek zor olmamıştır sizin için…
Bununla ilgili bir anekdot aktarayım, İngiltere'den bir profesörler grubu geldi, sosyal gelişim projeleri yapan bir gruptu. Avrupa'da, çok uluslu şirketlerde yöneticilik yapmış insanların içinde olduğu bir dernek var. O derneğin yetkilileri, İngilizler profesörler buraya gelirken beni aradılar: "Böyle bir grup geliyor. Onlara lütfen bir kadın olarak bu kadar ülkeyi nasıl yönettiğinizi, özellikle de Arap ülkelerinde en ufak bir sorun yaşamadan nasıl çalıştığınızı anlatır mısınız“ dediler. 2 saatlik röportaj yaptılar benimle. Sonra da ayrılırken profesörün biri, "Çok enteresansınız, hangi özelliğinizi kullandınız bu kadar değişik ülkede yöneticilik yapmak için?" diye sordular. Ben de hiç düşünmeden "Duygusal zekâmı" dedim. Bir anda öyle söylemek geldi içimden. Ve gerçekten sonra düşündüm de, doğru bir cevap. Çünkü insanlarla aynı dili konuşmuyorsanız, ancak duygusal iletişim kurmaya çalışıyorsunuz. Ve yaşamım hep böyle bir değişim, gelişim şeklinde geçti.
Eşinizle nasıl tanıştınız?
Eşimin babası Mersin valisiydi. Valilikten ayrıldıktan sonra CHP milletvekilliği yaptı. Aslında Karadeniz kökenli ancak Bolu’ya yerleşmişler, kayınvalidem de göçmendi. Eşimle aynı okulda okuduk, o elektrik mühendisliği okuyordu, bizim kantine gider gelirdi ancak son sınıfa kadar hiçbir diyaloğumuz olmamıştı. Son sınıfın son ara tatilinde dedemler İstanbul’a taşınıyordu, ben de onlara yardım etmeye gitmiştim. Perde takarken baktım Ruşen aşağıdan geçiyor, seslendim. Meğerse taşınma olayını öğrenmiş gelmiş:) Ankara’da evlendik. 44 yıl oldu.
Çocuklarınız kaç yaşındalar?
Büyük oğlum 1975 doğumlu, İstanbul Erkek Lisesi mezunu, Boğaziçi’ni dereceyle kazandı. Şu an Amerika’da yaşıyor. Boing’in ana fabrikasının lojistiğinin yönetiminde. Küçük oğlum 1983 doğumlu. Amerika’da okudu o ancak hiçbir zaman akademik bir hayat tercih etmedi.
Üniversiteye kadar olan eğitiminizden bahseder misiniz?
İlk, orta ve liseyi değişik yerlerde okudum. 5 senelik ilkokul hayatım 6 şehirde geçti. 1. sınıfı Uşak'ta okudum. Hatta zaten okuma yazmayı öğrenmiştim o zamana kadar. Fakat 1960 ihtilali oldu. 1960 ihtilali olunca benim gibi 5 yaşında okula başlayanları tekrar eve gönderdiler. Biz bir yerden bir yere giderken, birisinde annemle babamın muayenehanesi, birisinde de evin eşyaları olmak üzere iki kamyonla giderdik. Uşak'tan sonra yarım sene Akyol'da okudum. Çünkü babam buraya tayinini yaptıracağını düşünüyordu. Fakat olmadı. Sonra beni ikinci dönemde İzmir Tire'ye götürdüler, onlar da oradaydı. Bir senenin yarısını burada, yarısını Tire'de okudum. Ondan sonra tekrar babamın tayini İstanbul Haydarpaşa'ya çıktı. İstanbul'a gittik. Sonra babam, "İlle ben buralara, Urfa'ya, Antep'e geleceğim" diye tutturdu. Ondan sonra biz Antep'e yakın olsun diye önce Urfa'ya geldik. Sonra Kastamonu Taşköprü'ye tayin olduk ve ben ilkokulu orada bitirdim. Ardından babam Sivas'a tayin oldu. Ortaokulun 1. sınıfını Sivas'ta okudum. Ve sonra orta 2'deyken Antep'e geldik nihayet. Ve beni Gaziantep Lisesi'nin orta bölümüne kaydettirdiler. Liseyi bitirene kadar Gaziantep Lisesi'nde okudum.
ODTÜ’de makine mühendisliği okudum
Gaziantep Üniversitesi eskiden ODTÜ'ydü biliyorsunuz. ODTÜ ilk açıldığı sene, Antep'ten makine mühendisliğine giren ilk kız öğrenciydim. 1980 öncesi okul kapandı, olaylar yaşandı, çok tatsız dönemler geçirdik. 1981'de mezun oldum ama 1978 kuşağı döneminin sıkıntılarını yaşadım. Okul bittikten sonra çok az bir süre Afşin Elbistan Termik Santralı'nda saha mühendisliği yaptım. Kalacak yer bile yoktu, direttim ve bir seneye yakın bir süre çalıştım. Sonra eşim Ruşen, "Hadi biz İstanbul'a gidelim" dedi. Orada da evimiz vardı.
Kendi markamı kurdum
İstanbul'a döndük. Eczacıbaşı, Türk Hava Yolları gibi bir iki şirketle görüştüm. Türk Hava Yolları'nın yazılı sınavını o zaman birincilikle kazanmıştım ancak, "Biz sizin kadın olduğunuzu anlamadık, isminiz değişik. Biz sadece erkekleri çalıştırıyoruz teknik kadroda" dediler. Bu duruma çok üzüldüm. Ondan sonra dedim ki, ‘ben en iyisi başka bir şey yapayım’. Bu arada Osmanbey'de annemin annesinden kalan bir dükkân katı vardı. Dedim, ‘moda işini çok seviyorum, bu işi yapayım’. Ve o şekilde Amerika’da hem moda tasarımı hem de kalıp ve teknik yönü ile ilgili eğitim aldım. Zaten mühendislik okuduğum için kalem kullanma kabiliyetim de gelişmişti. Ve 1985 yılında Günsan ismiyle kendi mağazamı açtım. Kendi mağazamda yavaş yavaş kendi koleksiyonlarımı yapıp Avrupa'ya ihracata başladım. Türkiye'de teknede defileyi ilk ben yaptım mesela. Damat Tween'le karşılıklıydı dükkânlarımız. Hala Süleyman Orakçıoğlu dalga geçer benimle, "Bak, sen gittin profesyonel oldun, ben nerelere getirdim markamı" diye.
1988'de AMC isimli bir Amerikan şirketi, ODTÜ Mezunlar Derneğinden ismimi alıyor ve benimle görüşmeye geliyor. "Bizim Türkiye'deki operasyonumuz çok kötü gidiyor. Sizin de geçmişinizi, şu anda yaptıklarınızı inceledik. Sizinle çalışmak istiyoruz, bu ofisi devralırsanız Türkiye'de kalacağız, yoksa da biz Türkiye'den çıkıyoruz" dediler. "Peki, sebep ne?" dedim. "Ülke olarak hiçbir zaman malı zamanında yüklemiyorsunuz" dediler. Tabii o an Türkiye adına onurum çok zedelendi ve çok üzüldüm. "Tamam, ben alıyorum görevi" dedim. Kendi iş yerimi kapattım, AMC'de başladım. Ve o zaman faks yok, bilgisayar yok, sadece Telex var.
Çok çalıştım başarmak için. Ofiste bornozları yere serer, orada yatardım. Eşim sabaha karşı 05.00'te gelir beni alırdı, eve gider, kıyafetlerimi değiştirir tekrar gelirdim ofise, o Telex çalışmaya başladığı an hemen kalkayım, cevabı anında vereyim diye. Arada 7- 8 saat zaman farkı vardı tabii, hatta San Francisco'yla11 saat fark vardı o zaman. O şirket 32 firmanın, Amerika'da, bir araya gelip kurduğu bir satın alma organizasyonu idi. Ve Türkiye için çok önemliydi, çünkü Türkiye Amerika'ya o zamana kadar doğru dürüst ihracat yapmıyordu. Ve ben ofisi 700 bin dolarlık volümle aldım, 7 senede 57 milyon dolara getirdim.
7 senenin sonunda GAP Türkiye'de ofis açmaya karar veriyor. Bana geldiler ve "Avrupa'nın kumaşını Türkiye'de konfeksiyona çevirmek için ofis açacağız" dediler. Tabii ben buna da çok kızdım, "Niye Türkiye'nin kumaşı devreye alınmıyor?" diye. "Tamam, ben sizin ofisinizi açarım" dedim ve AMC'den ayrıldım. Beni Amerika'ya bütün bölüm başkanlarıyla görüşme yapmak için çağırdıklarında empoze ettikleri şey, İtalyan kumaşının Avrupa'da, Türkiye kanalıyla konfeksiyona çevrilmesiydi. “Lütfen bana yeni açılmakta olan ofislerin iş hacimleri hakkında bilgi verin. Ne hedefliyorsunuz” dedim. "5 sene sonra Mısır'ı 100 milyon dolar, Türkiye'yi 10 milyon dolar olarak projelendiriyoruz" dediler. Ben ona da çok kızdım tabii. "Ne demek Mısır bizden 10 misli büyük olur?" "Yok, öyle şey olmaz. Ben şimdi Türkiye'yi alıyorum ama hata yapıyorsunuz" dedim. Ve 5 senenin sonunda Türkiye 275 milyon dolardı, Mısır 10 milyon dolardı. Sonra bir gece bir telefon geldi bana, "Mısır'ı sana bağlıyoruz" dediler. "E hani Mısır benden 10 misli büyük olacaktı? Ne oldu?" deyince "İşte sen geliyorsun ya şimdi sen yapacaksın" dediler.
Bunlar Türkiye ekonomisi için çok büyük başarılar, çok büyük rakamlar...
Sonra Mısır'ı da 2 sene sonra 100 milyon dolara çıkardım ama esas olarak Türkiye ve 13 ülkemle beraber 650 milyon dolar ciroya ulaştım. Ve bütün Türkî Cumhuriyetleri, Ortadoğu, İsrail bana bağlıydı.
AMC'de 7 yıl, GAP'te 11 yıl çalıştım. O dönem kardeşlerimi kaybetmemin psikolojiyle emekliliğimi istedim GAP'ten. Bu arada da Kanada vatandaşı oldum. Neyse, ben GAP'ten ayrılırken artık çalışmayacağım diye ayrıldım. Yıl 2006'ydı. Ancak GAP benimle 2 sene için kontrat yaptı, "Sen evde oturacaksın, çalışmayacaksın, biz sana maaşını ödeyeceğiz" diyerek. Markanın başkan yardımcısı olduğum için böyle bir sistemleri vardı zaten.
Burberry’den teklif geldi
Ondan sonra Bodrum'a gittim dinlenme niyetiyle. Telefon geldi Londra'dan, Burberry’den. Markanın başına GAP'ten bir arkadaşım geçmiş, Andy. "Günsan, yarın ilk uçakla Londra'ya geliyorsun" dedi. "Gelip ne yapacağım Andy?" dedim. "Sen gel” diye ısrar edince kalktım Londra’ya gittim. Dediler ki, "Biz büyüme kararı aldık." Hani Burberry bir anda güm diye çok büyüdü ya tam o dönem. Bütün Uzakdoğu ve üretimin hemen hemen hepsi İngiltere'deydi. Sadece o meşhur ekoşe eşarpları, ayakkabıları, çantaları İtalya'daydı. Daha fazla üretime ihtiyaçları olduğu, büyümeyi perakendede düşündükleri için beni 7 sene Londra'ya aldılar o zaman. Orada bir ev kiraladım hemen Burberry merkezi yanında. Ve orada kalarak onların tedarik zincirini kurmasına yardımcı oldum. Türkiye'ye de o süreç içinde bir ofis açtırdım. Burberry'nin buradan da alımlar yapmasını sağladık.
Burberry’de pozisyonunuz neydi?
Burberry'de Managing Partner, yönetici ortaktım. Burberry'de hem İngiltere'deki kadroları kurmalarına hem de yeni açılan ofislerin eğitimlerinde destek oldum. Burberry 1823'te kurulmuş ve hiçbir zaman İngiltere'nin dışında üretim yapılmamıştı. Mesela Kraliçe'nin tipik James Bond pardösüsü vardı kemerli. O pardösü 16 sene geldi, temizlendi, ütülendi, geri gönderildi. Asla ikinci pardösüyü almadı Kraliçe. Çok enteresan bir anıydı benim için. Sonra kot işine girmek istediler. İkna edip ben Mavi'yi soktum denime. İlk defa denim işi yapıldı. Hatta ilk pantolon örneklerinden biri Prens William'a yapıldı. Onun iç bacak boyu çok uzun olduğu için normal standart denim alamıyormuş. O ölçüler geldi, biz o ölçülere göre prense pantolon yaptık, gönderdik. Fakat taş yıkama olduğu için, cebinde taşlarla gitmiş saraya:). Bu da bir hikâye. Burberry'yle kontratım 5 yıldı, sonra 2 yıl daha uzattılar. Orası da 70 milyon pound gibi bir volüme gelince devrettim ve çıktım.
Ondan sonra yine İngiltere'nin başka bir şirketi bu sefer geldi, onlara da bir ofis açtık ve devrettik. Hayatımda hiçbir şeyim stabil olmadı, her şey değişim süreci yaşattı bana. Ve o değişimler de tabii bugünkü beni oluşturdu. Ama hani tekrar dünyaya gelsem aynı şeyleri yapmak ister miydim? Evet yapardım.
Aktif olarak görev aldığınız STK’lar hangileriydi?
Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, ODTÜ Mezunları Derneği üyesiyim. Dış Ekonomi İlişkiler Kurulu (DEİK) Orta Amerika İş Konseyinde görev yaptım. Şu an DEİK Kanada İş Konseyi üyesiyim. Kanada’nın Türkiye ile yaptığı iş birliklerinde, toplantılarında aktif olarak yer alıyorum. Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) ve Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği ile uzun süre çalıştım. Diplomatik danışmanlıklarım oldu. Önce koalisyon hükümeti döneminde Dış Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Tunca Toskay’a, ardından Dış Ticaret ve Gümrüklerden Sorumlu Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen ve Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’a danışmanlık yaptım. Daha sonrasında dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve ABD Başkanı Barack Obama’nın kurduğu iş konseyinde Türk heyeti başkanlığını yaptım. Heyette Türkiye’nin önde gelen iş insanı ve sanayicilerinin yer aldığı 10 Türk ve 10 da Amerikalı iş insanı bulunuyordu. Gerek o dönem gerekse de uzun yıllar boyunca yurt içi ve yurt dışında çok önemli ticari ve ekonomik toplantılara katıldım, önemli görevlerde bulundum.
Bir de spor var hayatınızda…
Fenerbahçe kongre üyesiyim. Eşim divan üyesi. Ali Koç bizim çok eski dostumuz. Bir de 1907 Fenerbahçeliler Derneğimiz var bizim. O derneğin kuruluşunun da Ali'yle çok hayalini kurmuştuk. Onun için o ilk beni 1907 yönetimine aldığında kurucu başkanımız rahmetli Mustafa Koç'tu. Orada bir süre çalıştım. Ondan sonraki dönemde eşim girdi, ben ayrıldım. Halen içindeyim tabii. Hem dernek hem de Fenerbahçe üyesiyim. Fenerbahçe benim için Atatürk'ü ifade ediyor.
Sporla hep iç içe oldum
Lisede ve üniversitede voleybol oynadım. Ve hala voleybolu çok yakından takip ediyorum, çok da severek izliyorum. Kadın voleybolu ülkemizde özellikle çok iyi. Fenerbahçe de çok büyük yatırımlar yaptı voleybola. Futbol maçlarını da asla kaçırmam, deplasmana da giderim.
Gaziantep sizin için ne ifade ediyor?
Antep benim için yuva, evim yani. Antep'ten bahsedilince tüylerim diken diken olur. Çok severim Antep'i. Kuzenlerim, akrabalarım, değerli arkadaşlarım, dostlarım var. Bir de bütün küçüklüğüm burada geçti. Orta 1'den itibaren, ortaokul, lise, üniversite hayatım buradaydı. Ondan sonra tabii yurt dışı çalışmalarımdan dolayı kopuk bir sürem var ancak dolu dolu ‘Antepliyim’ derim. Antep yemeklerini çok severim, çok da güzel yaparım. Bizim evde sadece Antep yemekleri pişer, yemeklerde kullanılan tüm malzemeler Antep’ten gelir. Yurt dışından gelen arkadaşlarıma muhakkak yuvalama yaparım, zeytin piyazı, ekşili ufak köfte en sevdiğim yöresel tatlar arasındadır.
